29 Aralık 2008 Pazartesi

Kırmızı Pamuk

Önce hayatı biraz beklemeye aldım,
Sonra sıkılıp, pamuktan kocaman bir kale yaptım...
Hemen ardından da failini aşkın,
Seçtiğim bir zindana kapattım!
Ve evet, pamuktandı her şey;
Taştan buz gibi duvarlara layık olsa da o;
Ben yine de onu pamuklarla donattım...

Aç bıraktım onun gözlerinden kaçarak aşkı!
Tutmadım ellerinden, ne sarıldım ne de sardırdım o kolları boynuma.
Her şeyi aldım o hainin ellerinden ama...
Yine de pamuktan bir kale yaptım ben;
Zindanında koparıp kalbimden bir parça saklamaya...

Bembeyaz duvarlara çarptı kanatlanıp çırpındıkça aşk,
Faili sessiz ve rahatça otururken;
Kalp kanadı yumuşacık beyazlığında dahi pamuğun...
Ve zaman geçtikçe, kıpkırmızı yakut lekeleri bıraktı etrafına,
Bir de gözlerimde akmaya hazır birkaç taştan damla...

Ve o aç bıraktı aşkı, görmeyerek kalbimin çırpınışlarını!
Tutmadı elleriyle, sarmadı yaralarımı ve bana da sardırtmadı.
Her şeyi aldı benim ellerimden ama...
Bilmedi yalnızca ona bir göz olduğunu bu pamuktan zindanda...
Bilemedi;
Bu pamuktan zindanda sonsuza kadar özgür olabilirdi aslında...

N.H.G

16 Ekim 2008 Perşembe

Vasıfsız Korku

Yorgun düşmüşse günün ardından nahif bedenim,
Bulurum kendimi durup da düşünürken her bir ayrıntını tek tek...
Nafile,
Arayıp bulsa da göremez olmuş gönül gözüm akla karayı,
Anlasa da bilemez nerededir aklımın benden kaçan diğer yarımı?

Sorar dururum kendime her ânı bir bir,
Paylaşamam fikrini dâhi gözlerinin buluşmasının başka gözlerle!
Heyhat,
Boğulacaksa da yine girdapları tercih eder bedenim,
Cânım kaçsa da kendimden gideceği tek bir yer vardır bilirim...

Ne olmuş bir gün geçtiyse ömürden
Yahut kalan yalnız bir gün var ise tadı bilinmeyen?
Anlamam koşarım sen varken karanlıkta olsa da tayfun,
Bitişini beklerim günün kollarında,
Hapsolur kokun benliğimde, dilediğim şeydir olması son hatıram!
Korkumu siler geçerim bilsem de göremeyecek gözler gelecek baharı ardından...


Nazlı Hande GÜREMEK

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Keep Your Head High!

Nasıl geçiyor ki zaman böyle koşaradım, bize hiçbir şeyi hissettirmeden? Bu kadar boşluk içerisinde, jet hızıyla geçip gittiğini zannettiğim düşüncelerim bile zamana yenik düşüp, yavaş kalıyorlar göreceli olarak. Ben ise bir yazın daha nasıl ellerimin arasından bomboş kayıp gittiğine yanıyorum... Yanıyorum ya, yapacak hiçbir şeyim yok lâkin... Zamana yenik düşüyorum her insan gibi. Ancak bittiğinde kıymeti anlaşılır oluyor.

Yolun tatlı yorgunluğu var üzerimde. İstanbul'a dönecek olmanın hayaliyle çıkılan yol sonucunda hedefe ulaşılınca yaşanılan büyük hüsrana, son sürat koşarken karşıma ansızın çıkmış bir duvarmışcasına çarpıyorum. Kendime ne zaman gelirim bilmem ama bilincim şu anda pek açık değil. Tatilde sıkılırken burada bunun olmayacağını sanmakla ne kadar yanıldığımı fark etmiş bulunuyorum. Ne bugünün başına geri alabilirim zamanı, ne de oraya gitmeden önceki günlere... Zamanı geri almak ya da atlamak, istediğin gibi onunla oynayabilmek! Bir tıkla mümkün olsaydı keşke "Click" filmindeki gibi. Ama insanoğlu bu, kendi egosuna, saçma sapan bencilliklerine kullanır da o aleti kendine iyilik yaptığını düşünürken, etrafındaki insanlar ve kendisi dahil herkese ne büyük haksızlıklar eder ve harcar elindeki fırsatı; her fırsata yaptığı gibi.

Hayallerim... Birkaç tane var öyle çok da uçuk şeyler değil. Kolayca, benimkilere benzer hayalleri olan insanların, onları gerçek yaptığına şahit oldum. Söyleyeyim hemen, orta şeker bir kariyer ve güzel bir aile. Benim kendi kuracağım bir aile. Her şeyimi adayabileceğim bir insan ve hayata gelme nedenimi bana hatırlatacak bu adanmış olduğum insan ve benden gelmiş olacak varlıklar. Önce kariyer dedim ve bu yola atıldım. Kendi özgürlüğümü elime almanın vakti çoktan geldi de geçiyor. 21 yaşında bir insan için çok yavaş ilerletiyorum hayatımı ve izin veriyorum günlerin bomboş geçmesine. Neden bahsettim ki ben şimdi bu hayallerden? Çünkü bu hayaller için birkaç adım atarak başlamıştım yaza. Nereden bilecektim tüm yazı koştura koştura geçireceğimi... Hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Belki uzun süre yapamayacağım kadar tatil de yaptım ya aslında, onu da sanki boşa geçirmişim gibi geliyor. Ne yaptıysam hepsi boşa kürek çekmek gibiydi. İşte bu yüzden de yazın bomboş gelip geçtiğini düşünmeden edemiyor, iyimser bakamıyorum olaylara...

Yaz geçerken yeni hayallerim var oldu. Benim içimdeki hayaller. Biraz buruldu içim, biraz sevindi, şimdi ise geldiğim İstanbul bana Sonbahar gelmeden dök yapraklarını diyor. Uçuyorsun, çok yükseldin, kıracağım kanatlarını diye beni tehdit ediyor. Daha geleli birkaç saat olmuşken gerçeği bana bir anda söylüyor ve acımasızlığını her zamanki gibi ortaya koymaktan hiç geri kalmıyor.

Geldim işte. Kapattım bir mevsimin daha sayfalarını. Şimdi yeni bir sayfa açmak için günleri sayıyorum. Birkaç hafta kaçsam kendimden, tanıdığım herkesten tamamen uzaklaşsam, çok mu yalnız hissederim bilmiyorum. Ama belki de iyi gelir diye hayalimin ilk adımının diğer bir yan etkisi olarak ruhumu biçimlendirmek istediğimden, bu işin olmasını her zamankinden çok istiyorum. Beni özlemeyen ve özlemeyecekleri, ben de artık özlememek ve onlara aldırmamak, sıradan bir yere onları koymak istiyorum. Koyduğum yer belli ki çok üstlerde kalmış, ağırlığıyla beni ezip acı çektirmeye hiç hakkı yokken bunu yapıyor.

Zaman! Geçtin gittin acımasızca belki... Gün gelip gözlerimi de açılmamacasına yine sen kapatacaksın, biliyorum. Ama en azından izin ver de arkamda istediğim gibi bir iz bırakayım. Hayatımın amacı olarak bellediklerimi, bırak yaşayayım.
Yaz! Sen de geçip gittin ama umarım daha güzel anılarıma kucak açarsın da, tekrar tekrar,
zamana tamamen yenik düşene kadar seni yaşarım... Sevdiklerimle, beni sevdiğine inandıklarımla... Tıpkı bana bu sene, ömrümde geçirdiğim en değerli zamanları veren insanlarla yaşadığım gibi...
Bahsettiklerim, siz kendinizi biliyorsunuz zaten, lütfen benim hep yanımda kalın. Sizsiz her şey çok sıkıcı ve sıradan.


Seviyorum sizleri...
Herkes kendine çok iyi baksın ve zamana biraz baş kaldırsın... En azından benim gibi pişmanlıkla dolu olarak görmesin dünya sizi!

Başka bir yazıda görüşmek üzere!

N.H.G

6 Temmuz 2008 Pazar

Just Breathe...

İşte yeniden bir tatil daha başladı. Bütün sene nasıl oldu, nasıl olacak, ne yapsak da çabuk geçirsek dediğimiz okul bitti ve dört gözle beklenmesi gereken ama birkaç aydır yaşanan yoğun tempodan ötürü yaklaştığının bile farkına varamadığımız yaz tatili geldi! Eh, çok değil 4 sene önce nasıl biter bu üniversite demiyor muyduk? O da bitti işte. Ne tuhaftır ki onun bittiğini bile tam olarak idrak edemediğimi hissediyorum.

Neler yapsak, bundan sonra bizi neler bekliyor acaba? Bunları bile düşünecek vakit bulamadık o vakit bolluğunun içerisinde. Farkında değiliz henüz o çok dolu geçiyor sandığımız günler mumla arayacağımız kadar güzel ve rahat günlerdi aslında. Bir daha yaşanması çok güç, sadece birer hatıra olmaya mahkum günler. Senenin başından vizelere, vizeler bittikten sonra finallere kadar rahat rahat geçen, olur olmadık şeylerle kafamızı meşgul ederek kendi huzurumuzu kaçırdığımız günler... Bundan sonra da hep kendi abartılarımız olsa keşke tüm derdimiz diyor ister istemez insan.

İnsanlar çok seneler önce bıraktı faydalı olmak için çalışmayı. Yetmiyordu çünkü yaşamaya verdiği emeğin karşılığı olarak verilenler. Ne zaman ki tüm dert iyi yaşam koşullarını hayatımızda idame ettirmek oldu, o zaman gerçekte yapmak istediklerimizi yapmaz, kendi hayatımızı kendimize zindan eder olduk. Başkalarının düşüncelerini benimseyip, kendi doğru yolumuz yerine başkalarının rahat ettiğini gözlemlediğimiz hazır yollardan gitmeye karar verdik. Bilindik bir rotayı izlemek daha temiz geldi. Kısa yol sansak da hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar uzun bir yola başladık. Gerçekten yapmak istediğini yapmadığın sürece, yaptığın o işin bir dakikası bir ömür gibi gelir ya insana, işte biz de böyle bir yola girdik. Bunları düşünmedik, hala da düşünecek lüksümüz yok. Meşgulüz; hayatımıza o yüksek standardı koymak, rahat etmek, sevdiklerimize ve kendimize güzel bir gelecek hazırlamak şimdiden derdimiz olmuş. Ne yapsak bilemiyoruz. İstediğimizi yapmak ancak bir rüya... Yapabilinecek ise tek şey var belki de. O da; bu yol içerisinde belki biraz daha karakterimize uygun, bizi daha az yoracak bir yöne sapmak. Belki biraz patikalarda dolaşıp ayaklarımızı kanatmak dallara basarak; ama en azından kendi istediğimize biraz daha yakın olabilmek...

Nereden girdim bu konuya değil mi? Tatilden falan bahsediyordum oysaki. Ama olay da bundan ibaret aslında. Ne kadar istesem de tatil moduna giremiyorum. Kafamın içinde bahsettiğim patikalarda dolaşan bir ben var. Şüpheli gelecekten. İçi rahat değil. İstediğini yapmakla, mecbur olduğunu yapmak arasında kalmış bir ben. Hepimizde var büyük bir ihtimalle bu. Genç bir insan hayata atılırken bunları kafasında mutlaka tartmalı ne de olsa. Ya da belki fazla irdelemek doğru değildir. Ne de olsa hayat hangi yöne saparsan sap, bildiğini okumaya devam eder.

Hayat öyle böyle akıyor dediğim gibi. O zaman tatili ziyan etmemek lazım. Bu düşünceler elbet bir gün gerçek olacak. Kafamızda dolaştığımız patikalarda yürüyor bulacağız bir gün kendimizi. Bilmiyorum ne kadar süremiz var keyfini çıkartabileceğimiz, dertlere dert eklemekte de genç insanların üzerine yok. Suç aslında bizim de değil ya, yeni yeni öğreniyoruz hayatı. Boş zamanlarda düşünüp küçük dertleri üst üste koyup dertten dağlar yaratmaya bayılıyoruz. Evet evet, mezun olduk. Yarın öbür gün gibi gelecek emekli olduğumuz gün de. Saçlar ak, yüzde kırışıklar, belki torunlarla, belki tek başımıza ama illa ki gelecek... Belki de hiçbiri gelmeyecek. En kötüsünü de düşünmeden edemiyorum. İşte tam da bu yüzden, bu yaz, bu an ve bu yeni başlangıçlara bizi yöneltecek sonun tadını çıkartmak lazım. Hayat şakaya ve durup da düşünmeye fırsat vermeyecek kadar hızlı geçtiğinden bu andan başka bir zamandan bize hayır yok...


Herkes kendisine iyi baksın :)

N.H.G

1 Temmuz 2008 Salı

Hear My Prayer

Genç kız az çok biliyordu olacakları. Tahmin edebiliyordu sonuçlarını kalkıştığı işin. Korku had safhadaydı ve içindeki huzursuzluğa huzursuzluk katıyordu. Ama ümitler vardı, değişik düşünceler, ona heves aşılayan başkalarının ve en önemlisi değer verdiği insanlara ait düşünceler. Kalbinin sesi de onların yanındaydı. İstiyordu değer verdiği şeye bağlanmayı delicesine. Ama aklında ve kalbinin bir diğer kısmında, sahip olduğu şeyi kaybetmek onun en büyük korkusu olarak konuşlanmıştı. Ne oldu, ne bitti, o anda ne düşündü ve kader neden böyle olmasını istediyse, birden kendini konuşur buldu... Konuşmak da değil ki, geveliyordu. Söylediklerini söylemek isteyip istemediğinden emin olamadığı için o cümleler kolay kolay çıkmıyordu ağızdan. Dil kendini tutmak istiyor bir yandan da başladığı işi en azından düzgün olarak tamamlamak isteyen aklın önüne geçemeyerek bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ne kadar anlatabildi genç kız kendisini? Ne kadar anlaşılabildi? Bir zerre olsun rahatlamadığını anladığında ise çok geçti artık her şey geri alınamayacak kadar açıklıkla söylenmişti. Zamanı bir ucundan tutup geriye çekmek gerekse bir an bile düşünmeden her şeyin başına geri dönmek isteyecek kadar saçma buldu yaptığı işi. Kendisini doğru şeyi yaptığına inanmak için çok kandırmaya çalıştı. Tesellisini yine kendi içinde aradı. Zaten onu her koşulda teselli edebilecek olan, bu konuşmadan sonra artık ona teselli vermek istemezdi. Bunu da düşünememişti. Aslında düşündüyse bile kader kendi bildiği yolu izlediğinden her şey olup bitivermişti. Çok geceler ağladı kız, çok geceler düşünüp kendisini avuttu. Çok kereler kendi kendine aldığı riskin düşündüğü gibi gerçekleşse sonucuna değecek bir şey olduğunu tekrarladı. Kimi zaman da risk kelimesini bir daha kullanmamaya yemin edecek kadar usandı kendi teselli cümlelerinden. Kaldırıp başını gökyüzüne baktığında, bomboş, bir adet bile bulut olmayan masmavi gökyüzünde kendi içindeki boşluğun yansımasını buldu. Hayatını birazcık dolu ve güzel kılan ne varsa, artık elinde değildi. Belki tamamen gitmemişti ama gözünü her kapatıp açışında ve sonrasında ona baktığında hep bir öncekinden daha uzakta olduğunu fark etti. Oysa ki geçen günlerin aradaki mesafeyi azaltacağını ümit etmişti kız. Her şeyde olduğu gibi bunda da yanılmıştı. Ondan giden her parçanın, kendi içinden bir parçayı beraberinde götürdüğünü, içi acıyarak fark etti. Her şey eskisi gibi olsun diye hep ama hep dualar etti. İnancını kaybetmesine çok az kaldığını hissettiğinde yine kendi tesellileri onu korudu. Kalbi bunu ona yaptırmış olduğu için mutlu olacağını sanmıştı ya, çok ama çok yanılmıştı. Şimdi en çok kalbi hastaydı çünkü. En çok acıyı onunla birlikte kalbi çekti.

İşte bir süre geçince genç kız her şey için çok geç kaldığını yeniden fark etti. Artık sevilmediğini, asla eskisi gibi sevilemeyeceğini tam olarak kavradı. Acısı durgunlaşmışken, tekrar arttı. Sonra yapabileceği her şeyin, onunla normalde paylaştıkça ikisinin de mutlu olacağı her şeyin, artık onu ilgilendirmediğini fark etti. Belki bilerek yapmıyordu o ama kız görüyordu, seziyordu. Onu en azından bunu anlayacak kadar tanıdığını biliyordu. Belki de en baştan her şey tamamen laftaydı. Kim isterdi ki onlarca kademeyi atladıktan sonra seneler önceki haline geri dönsün her şey? Senelerin getirdikleri bir anda siliniversin ve gözüken samimiyetler sadece "öyle gibi" gözüksün ve de yüzeysel şeyler olsun... Kim kabul ederdi ki bunu? Ama kız isyan etse de önemi yoktu artık... Nedensiz gelse de başkalarına kalbinin acısı ancak göz yaşlarıyla biraz azalabilirdi. Aşk acısı falan değildi hissettiği, aşık olmamıştı da zaten ama o sevgi, her şeyden üstte tuttuğu, ruhuna kaynamış o sevgiyi kanatarak çıkartmaya uğraşıyordu şimdi kendisi yüzünden. Nasıl katlanılırdı buna? Bilmiyordu genç kız ne yapması gerektiğini... Gecenin karanlığıyla düşüncelerinin kararmasını bekliyordu. Teselli artık yoktu, gerçekleri kavramak için geç bile kalmıştı... Kaybı, ruhunun ve kalbinin içindeki kayıp, kimsenin anlamayacağı bir şeydi. Kendisi de anlatamazdı bunu sözcüklerle. Pes etti... Her şeyin olacağına varacağını biliyordu ama yatağına uzanıp, sessizce, zamanın geri alınmış gibi her şeyin o sözcükler söylenmeden nasılsa yine öyle olması için; dua etti...
N.H.G.

8 Haziran 2008 Pazar

The Hardest Part

Her zamanki gibi yine biraz sıkıcı bir ruh haline büründüğümde yazı yazmaya başvuruyorum şimdi de. Hayır, kendimi kötü hissetmiyorum. Biraz havanın melankolisi belki de şu anda hissettiğim. Öğlen kalktığımda ara ara güneşi görebildiysem de, şimdi tamamen gri bir gökyüzü var dışarıda. Bunun sonucu olarak da biraz daha sıkılgan hale gelmiş bulunuyorum.

Birkaç gün önce sıcaktan imdat çağrıları yapmamıza neden olan hava bugün kafamıza kocaman buz parçaları fırlatarak bizi şaşırttı yine. Eh, ne de olsa İstanbul'dayız... Havasının ne kadar değişken olduğunu zaten herkes biliyor. Benim ruhum da biraz İstanbul'a ayak uydurdu galiba. Devamlı değişiyorum. Sabahlarımın akşamlarıma uymaması bir yana, sanki her sabah farklı bir ben uyanıyor güne. Önceki gün çok kararlı, sabah uyanınca her şeye üşenen bir ben. Önceki gün ağlayan, sabah ise etrafa gülücükler saçan bir ben. Bir ben ve bir ben daha, her günü farklı ve her günü sıradanlıkla dolu, ona hiçbir şey kazandırmayan bir ben.

Bu aralar çok kararsızım. Biraz hırsım olsa belki bu kadar zorlanmazdım karar verirken. Ne istediğimi bilsem, istediğim şeye yönelmiş olsam, şimdi bu durumda olmazdım. Biliyorum. Kafamdakiler belki de her üniversitenin son sınıfına gelmiş insanın kafasını meşgul eden konular. Ama etrafıma bakınca bu zamana kadar hala ne istediğine karar verememiş yalnız ben varmışım gibi görüyorum. Şimdi 20 yaşındayım. (Tam bir hafta sonra 21 olacağım! ^_^) Bu zamana kadar hiç büyük riskler almadım.*Zaten bu 20 senenin ne kadarında "benliğim" tam olarak kendini göstermiştir ki?* Kendimi tehlikeye atmak yerine, hep garantici yaklaştım olaylara. Yalnız bu sene biraz daha bilinçlenmiş olacağım ki; bir şey için riske girmeye değeceğini düşündüm. Ne kaybettim, ne de kazandım. Evet kaybettiğim bir şeyler vardı ama korktuğum kadar da korkunç olmadığını fark ettim. Acı zaten çekmiyor muyuz illa ki? *Bazılarına sorarsanız ben ağlamaktan ve acı çekmekten keyif alıyormuşum. Ama ruhunda hissettiklerini ancak kişinin kendisi bilebilir. Kelimelere bile dökülemez onlar.*Bazı şeyler için risk almayı artık göze alabilirim. Her deneyimden zaten bir ders çıkarmamız lazım, değil mi? Ne kadar riske girersek, o kadar öğrenebiliriz bu hayatı. Ben böyle düşünüyorum. Bu hayata da; "Bir uğrayalım dedik.", gibi bir mantıkla geldiğimizi hiç sanmıyorum. Bulmacanın tam ortasındayız ve hem hayatı öğrenmeliyiz, hem de hayatı kendimiz ve başkaları için güzel hale getirmeye uğraşmalıyız. Bu yüzden alacağımız kararlar çok önemli hale gelmiyor mu zaten? Evet, çoğu alınan karar en çok kişinin kendisinin üzerinde etkisini gösteriyor, orası kesin. Ama biz birer birey olsak bile, bir araya geldiğimizde hepimiz birbirimizi etkileriz. Karar vermek hiç kolay değil... Ben mi abartıyorum ki? Başkalarını ve sonuçlarını bu kadar düşünmemek lazım belki de...

Çok uzun yazacak halim yok ne yazık ki. Kafamda bir dolu şey var ama aynı zamanda da kafamda "kocaman bir baş ağrısı" var!
Çok sıkıldım artık. Bitirme, finaller, mezuniyet, staj vs vs vs... Beni neler bekliyor peki bunların sonrasında? Kararlarımı versem artık da, azıcık huzurlu hayaller kurabilsem!

Bir dahaki yazıda görüşene kadar,
Şayet bunu benden başka okuyan birisi olursa; kendisine iyi baksın!
"Yaşasın yaz geldi!" demek istiyorum artık!
İşte tam bu yüzden de; havanın en kısa sürede düzelmesi dileğiyle, yazımı sonlandırıyorum... ^__^

N.H.G.

4 Mayıs 2008 Pazar

Boredom

Sıkıntıdan "Ne yapsam acaba?" diye düşünmek bu aralar en büyük eğlencem haline gelmiş durumda. Öyle ki yaratıcılığımın nasıl yerin dibine vurduğunu da bu şekilde pek bir güzel anlamış bulunuyorum. Aklıma hep aynı şeyler geliyor, hepsini de yapmaya üşenerek erteliyorum. Sonra kendimi yine düşünürken buluyorum. Ondan sonra yine aynı şeyler aklıma geilyor. Üşeniyorum... diye gider bu şekilde sanırım sonsuza kadar.

Bir aydır Beşiktaş'a gideceğim. Almam gereken bir şeyler var. Ama nedense yanımda hep bir kurban arama huyum var. Tek başıma gezmeyi de severim aslında ama Beşiktaş'da taş çatlasın 3 saat kendi başıma gezebiliyorum. Neyime yetmiyorsa! Sanki dışarı çıktım mı 6'dan önce eve dönmemeliyim, 2'den daha geç de evden çıkmamalıyım takıntım var. Eh, minimal olarak süremiz 4 saat oluyor bu durumda. Ben de Beşiktaş'da malesef, işim de olsa, 4 saat gezemiyorum. *Tek başıma!* Hadi oradan Ortaköy'e geçsem, tek başına Ortaköy, Beşiktaş'dan iki kat daha sıkıcı! İşte gördüğünüz gibi ben tam bir bahane bombasıyım! Aklıma gelen her şeyi de bunun gibi bahaneler uydurarak, üşengeçliğimi tamamen ortaya sererek, yapmayı reddediyorum.

Evde oturmak tam bir işkence benim için. Yani aslında keyif yapmayı fazlasıyla seviyorum ama iki günden fazla olmaz! Bu açıdan yaklaşırsam iş hayatı bana iyi gelecek gibi duruyor, yalnız uykusuzluk faktörünü göz ardı etmem koşuluyla. Uykudan nasıl vazgeçeceğimi inanın ben de bilmiyorum. Daha doğrusu belki uykudan vazgeçebilirim, çünkü geceleri erken yatmaktan nefret ediyorum! İkiden önce yatağa girdim mi, "Yine erken yattım ya!" diye kendi kendime sinir oluyorum. Tuhaftır ki, ikide yatıp altıda kalktığımda, on ikide yatıp sekizde kalktığım zamankinden de daha iyi hissediyorum kendimi. *Derslerden sonra araba kullanırken acısını çekiyorum gerçi! Aklım bulanık olmuyor ama gözlerim fena yanıyor!*

Öf, size neyse bunlardan abuk sabuk konulara girdim yine. İşte bu da bir can sıkıntısı örneğidir. İbret-i âlem olsun diye midir bu amaçsız yazıyı yazmam, onu da pek bilemedim. Belki de klavyeyle yazı yazmaktan mutlu olduğum için en azından vakit geçiyor diye sizlere de bu işkenceyi yapıyor olabilirim. Bencilliğimden ötürü de özür dilerim! :)

Bir de, hep iç karartıcı şeyler yazdığımı fark ettim. E tabii, ruh halim nasılsa ona göre yazıyorum ama inanın ki şu anda da içim pek aydınlık değil. Kafam hala bir sürü ıvır zıvırla meşgul. Burada saçmalıyorsam; bu da bir neden olarak gösterilebilir. Beynimin biraz mola vermeye ihtiyacı var!

Ah, bu işkenceye bir son vereceğim merak etmeyin. Ama değinmek istediğim bir konu daha var! O da; "Baharın Gelişi". Biliyorum, mevsimsel olarak çoktan geldi amma ve lâkin Mayıs benim için asıl "Bahar"dır. 1 Mayıs İşçi Bayramı diye çok lanse edilse de, Bahar Bayramı'dır aynı zamanda da! Zaten değil midir ki üniversitelerin bahar şenlikleri de hep Mayıs ayında yapılsın. En sevdiğim iki ay şimdi önümde. Mayıs ve Haziran. Ne sıcaktan ölürüz, ne de yağmurdan şikayet ederiz artık. Yağan yağmur güzel gelir insana. Mesela bugün yağan yağmur tek kelimeyle muhteşemdi. Evin bahçesi yemyeşil olmuş durumda. Camdan görünen kısımdaki iki çam ağacımız bu sene iki karış daha uzadılar. Koyulu açıklı yeşillere bakarken, karanlık hava ve yağmur tanelerinin bahçe masasına, toprağa ve taşlara vuruşunu izlemek bana inanılmaz keyif verdi. Bir yandan da çayımı yudumluyordum ki, bu da keyfimi katmerleyen bir başka unsurdur :) Yeni banyo yapmamış olsam, kesin dışarıya 5 dakika da olsa çıkardım. Lisede yağmur yağınca çıkar ıslanırdık bir yandan dans ederek. "Sabrina" adlı diziyi hatırlarsınız, orada böyle omuzlara kollarını atar ve bir dans yaparlardı. İşte biz de yağmurda öyle dans ederdik arkadaşlarımla. Özlemediğimi düşündüğüm yıllar da olsa onlar, bazen işte insanın içini buruyor ve gerçekte özlediğim çok güzel günlerimin de geçtiğini hatırlatıyor bana.

Anladığım bir şey var ki 20 senelik, kimine göre kısa olan bu zaman zarfında, ne şanslı olabildim bu dünyada, ne de şanssız. Ortada bir yerlerdeyim işte. Bazı şeylerin en güzeline, bazı şeylerin ise hep kötüsüne sahip oldum bu zamana kadar. Arkadaşlar açısından ise şansım hiç gülmedi galiba yüzüme. Ne çok insan sevdim. Ne çok değer verdim hepsine. Liseden ne kaldı şimdi elimde? Ya da öncelerden kim var ki yanımda? Şimdi içimde bir korku hakim üniversitenin sonlarına yaklaşırken. O korku ki bana soruyor; "Ya üniversite de öyle olursa?", diye. Evet, şimdiye kadar hiç tatmamış olduğum kadar tatlıydı geçen zamanlar. Ama ya yine aynısı olursa? Yenisi mi gelir, yoksa bundan önceki yazımdaki irdelediğim dostluk gibi midir bu defa sahip olunan şey? Misal; yerlerine yenisi koyulmayanlardan...

Aman ya, neşeli başladım sonunda yine dertlendim. Ama zamanı öyle böyle geçirdim işte!
Beş dakika sonra yine düşünüyor olacağım; "Ne yapsam acaba?" diye. Yaratıcılığımın bu sefer daha iyi olmasını diliyorum. Ya da şöyle diyelim; üşengeçliğimi bir kenara atabilmeyi diliyorum!

Çok güzel bir bahar, çok güzel bir yaz, çok güzel bir ömür geçmesi de bu yazıdaki son dileğim :)
Kendinize iyi bakın!


P.S: Özledim. Çok Fazla. Bu kadar...

N.H.G.

27 Nisan 2008 Pazar

Tears of Pearls

Milyonlarca kabuğu aralayarak, sonunda o küçük, beyaz, sevimli ve bir o kadar da kibar ve narin duran inci tanesine ulaşmak gibidir gerçek dostu bulabilmek. O kadar çok midyeyle oynamışsınızdır ki, eliniz kayganlaşmıştır ve kayıp da elinizden düşmesin diye çabalarsınız kendinizce. Midyenin himayesinden kendi himayenize geçince de, onu koyacak yer bulamazsınız. Başınızın üstü mü olsa? Şöyle bir tacın üstünde güzel bir yere mi işlense? Ya da ne bileyim, devamlı gerdanınızda mı taşısanız? Parmağınıza takıp da her gördüğünüzde onu bulduğunuzdaki sevinci tekrar tekrar mı yaşasanız? O kadar değerlidir ki o sizin için ne yapacağınızı şaşırırsınız. İşte dostlar da böyledir. Kalbinizin en değerli yerine mi koysanız yoksa başınıza taç mı etseniz ki? Bir de gözünüzün önünden ayrılmasın istersiniz. Onun gibi bir insanın yanınızda olduğunu gördükçe bir kez daha sevinirsiniz böylece.

O kadar emek verip de bulduğunuz o inci ise olur ya bir gün tacınızdan düşerse, kalbiniz parçalanmaz mı? Elinizi yıkarken bir gün parmağınızdaki yüzüğe artık ilişmemiş olduğunu fark etseniz, içiniz acımaz mı? Yerine başka bir inci daha koymak ne kadar zordur bilirsiniz. Başka bir taş asla tutmayacaktır onun yerini. O taşları görünce sevinciniz, mutluluğunuz artmayacaktır incinin sizde artırdığı kadar... Ve ne acıdır ki, belki de hiç göremeyeceksinizdir onu bir daha...

İnsan inanmak istemez dostlukların bu kadar çabuk yok olabileceğine. Küçük şeylerin bu kadar kuvvetli bir bağa asla zarar vermeyeceğine kendini inandırır. Lâkin yanıldığını zamanla anlar. İnci gibi pat diye de yok olmazlar ya, işte fark budur. Gittiğini son anda fark etmezsiniz, yavaş yavaş acısını sindirmeye çalışarak ancak hiçbir şekilde sindirmeyi başaramayarak yaranıza tuz basarcasına onun sizden adım adım uzaklaştığına seyirci olursunuz. Telefonun çalmasını hiçbir zaman istemediğiniz kadar fazla istersiniz. Yeter ki arasın da saat önemli değil ki, 4 ya da 5, sabah ya da akşam veyahut en münasebetsiz bir an... O sesi duymak istersiniz. Bir ya da iki dakika, o yüzü yolda yanınızdan geçerken bile olsa görmek isteriniz; içinizdeki özlemi bastıramadıkça. Değerini katlayarak artıran içinizdeki dostluğun kopup gitmesine bir türlü razı olamazsınız. Fark edersiniz işte zamanla aslında küçük şeyler ne büyük sonuçlar doğuruyormuş. Ama bunu anlamak neye yarar ki yanınızda dostunuzun omzu yoksa yaslanacak?

Ölürken hani film şeridi gibi geçermiş ya insanın ömrü gözlerinin önünden. İşte öyle gözlerinizin önünden geçer birlikte geçirdiğiniz her an. Lanetlenmiş gibi aklınızdan bir dakika onu çıkaramazsınız. Belki çok eskilerde kalmış bir komik anı gelir aklınıza ve o anda sizi güldürmesi gerekirken tam tersine; hıçkırıklara boğar. Özlesen ne olur ki? O senden artık kilometrelerce uzakta gibidir. Elini uzattığında onun elini değil, havayı hissedersin karşılık olarak. Adını haykırırsın belki içinden ama o yüreğinin seninle bir olduğunu hissettiğin insan, artık duyabilir mi ki başka âlemlerden sesini? Bilir mi senin her dakikanda onun koyduğu mesafeyle içinde yeni bir yara açtığını? “Sen mutlu olursan ben üzülmem” diyebilen biriyken, şimdi bilir mi sana şu anda neler yaptığını? Fark etmese de o, ne kadar tükensen de sen, yine de onun değeri değişmez yüreğinde.

Dost budur işte. İnciden farklıdır. İnciden daha değerlidir ama belki de bu yüzden daha acımasız olabilir. Biri giderse diğeri gelir diyemezsin de ardından... Öyledir işte, yeri farklıdır. Kazındığı yerdeki yara kapanmaz ve başka bir şey yerleştiremezsin oraya. Kalbinin kullanılabilir hacminden çalar. Zehir de panzehir de kendisidir. Ancak onun geri dönüşüyle kalbindeki yarayı tamamen kapatabilirsin.

Yanındaysa zaten, dünyalar senindir. Dünyanın en huzurlu insanı sensindir. Elini atsan bir el, başını eğsen bir omuz, gözlerini diktiğinde sana sevgiyle bakan bir çift göz ve şirinlik yaptığında içten gülen bir yüz bulursun karşında. Kahkahanla o da güler, gözyaşında başını okşar... Tabii her şey karşılıklıdır. Sen de onun için aynı şeyleri yapmaya hazırsındır. Beklersin sabırla dinsin o “küçük şeylerin izleri”. Her şey eskisi gibi olsun... Dostun gidişini izlemek kolay mı sanırsın?

Her gün biraz daha özlersin, her gün biraz daha fazla seversin... Ve yine her gün, biraz daha fazla beklersin; her şeyin eskisi gibi olmasını... Gerçek dostlukların rüya olduğunu düşünmek, böyle bir kâbusun da uyanışla karşına çıkan gerçek olduğuna inanmayı ise; her gün kendine bin kez lanet edip reddedersin...

Pişman olmak istemedim ya ben.
Pişmanım...



N.H.G

10 Nisan 2008 Perşembe

The Good, The Bad & The Ugly

Alışkanlık edinmek kadar zor bir şey yok sanırım benim için. Blog'a yazı yazmak da bunun en güzel örneği oldu! Gerçi her gün yazı yazmak ve anlatacak bir şeyler bulmak çok kolay değil takdir edersiniz ki.

Az önce bahçeden içeri girdim. Sanki Nisan'da değil de Haziran'ın ortasındaymış gibi bir hava vardı bugün. Annem bahçedeki otlarla uğraşırken ben de bahçede yazı yazmak umudu ile laptop'ı kucaklayıp bahçedeki masaya kuruldum bir güzel. Heyhat, güneş ekranı öyle parlatıyordu ki ekranda kendi yansımamdan başka hiçbir şey göremedim. Çeşitli açılardan görme denemelerinde bulunduysam da başarılı olamadım ve içeri girene kadar beklemem gerekti. Şükür kavuşturana diyelim... Birkaç gündür zaten yazasım geliyor ama fırsatı bir türlü yaratamıyordum. Nihayet buradayım şimdi, aklımda yazacak pekbir şey yok ama yazmak rahatlatıyor. O yüzden saçmalarsam sizden şimdiden özür dilerim ^_^

Bugün, ne alaka bilmiyorum, ama anneme kahvesini hazırlarken yine aklımdan "Neden?" diye sorup duruyordum. Bu sefer neyin nedenini merak etmiştim? Tabii ki yine biraz isyankardım ama istemediğimiz olayların neden bizi çok arayıp da bulmuşlar gibi büyük bir zevkle bize acı verdikleri yeni merak konumdu. (Adamın başına ne gelirse ya meraktan, ya meraktan... Sonunda ben de tahtalardan birkaçını kaybedeceğim gibi görünüyor?)

Sordum kendime, "biz mi istiyoruz acaba acıyı hissetmeyi biraz?". Abartılması gereksiz olan, en ufak bir kötü olayda dahi hemen kendimizi acıya teslim etmemiz, biraz da bizden mi kaynaklanıyor ki? Kendimiz mi istiyoruz böyle olmasını az da olsa? Ya da belki çokça...

Ya da düşündüğümüz kadar iyi değil miyiz aslında? Kendine toz kondurmak istemez kimse. Ben de iyi bir insan olduğuma inandığımı söylemiştim daha önceki yazımda zaten. Eminim kimse de "Ben kötüyüm ve insanlara kötülük yapmaktan, ağlatmaktan falan inanılmaz keyif alıyorum." demez gerçekten böyle biri olduğunu bilse de... Hani bazen, akabinde anında "ne diyorum ben ya!?" deyip değiştirdiğimiz çirkin fikirleri de sonuçta biz düşünmüyor muyuz? Demek ki kendi sözümü kendim yutacağım ve şimdi kavramalıyım ki aslında "çok iyi" olan hiç kimse yoktur. Amma ve lâkin, iyi olmaya çabalamak her zaman güzel bir şeydir ve takdir edilesidir. Denemelerde başarılı olunması halinde mutluluk verici, huzur sağlayıcı olduğunu inkar etmek de saçmalık olacaktır.

Yaptığımız iyilikleri karşılık beklemeden yapmamız da çok önemli başka bir nokta gibime geldi şimdi düşünürken. Birisine iyi davranmak, karşılığında iyi şeyler olacağını bekleyerek yapılırsa pek de bir önemi kalmayacaktır. Kimi zaman tanımadığımız birine iyilik yapmak bizi çok daha huzurlu kılabilir. Bazen de en sevdiğimiz arkadaşlarımızdan birine yardım ederken bile boğulduğumuzu hissetmemiz olasılığı vardır. (Yardım ederken değil de dinlerken bu hissi yaşamış olduğumu kabul ediyorum.) O zaman durup düşünmek gerekir, bir dünya söylenince ne değeri kalmış oluyor ki yaptığınızın?

Bence iyilik yapmak yine biraz bencilcedir. Yani, güzel bir huzur hissederiz iyilik yapınca yüreğimizde, kendimizi daha mutlu hissedebilmek gibi bir amacımız da vardır az da olsa. Sadece karşımızdaki insan ya da varlık {bir hayvana da iyilik yapılabilir veyahut bir bitkiye:)} mutlu olsun diye yapılmaz bu.[Yapıyorum diyen bence yaptıklarının sonrasında kendinde olan huzursal değişimin de farkına henüz varmamış demektir.] Demek istediğim; ne kadar içten olursa olsun davranışımız, biraz da kendimizi düşünüyoruzdur. Sonuçta az önce dediğim o boğulma hissini yaşaya yaşaya iyilik yapmayı isteyecek kaç kişi vardır ki dünyada?

Çok yazıyorum, yazarken de hep soru soruyorum. Çoğunun cevapları soruların içinde. Kimileri kafamda, bazılarının cevapları da sizin beyninizde oluşacaktır zaten ^_~

Sınav haftası nedeniyle şimdilik bir "es"... Yarın veya haftasonu bahçeye çıkıp yazabilmeyi hedefliyorum! Ve birkaç mısrayı ekliyorum yazımın sonuna hemen,


"Bana yaptıklarını senden daha fazla kim anlar ki?
Her seferinde kaçan gözlerini gözlerimden,
Söyle kim benden daha iyi yakalar?
Döküntülerimi toplayamadım kalbimdeki son tozlar yere döküleli
Şimdi gözlerimden süzülmüş yaşlarla birleşmişler
Balçığa bulanmış bedenim, huzursuzum ve üstüm başım kirli...
Temize çıkıp da, ak pak pamuklar gibi,
Sevgiyle yumuşayıp
Senin güzel yüreğine bir şekilde
Çok geçmeden,
Geri dönmeli!"



Görüşmek üzere!


GÜREMEK, N. H.

25 Mart 2008 Salı

Face Off - Pt2

Bugün buraya ilk yazmaya başlarkenki amacıma uygun bir şeyler yazacağım. Çok edebi takılmayabilirim yani... Bugün biraz dertleşmek istiyorum kendimle. Yaptıklarımdan pişman mıyım değil miyim anlamak için...
Hayatım boyunca herhalde arkadaşlar açısından özürlü bir insan oldum ben. Ortaokulda en yakın arkadaşım bir erkekti(benim açımdan tabii, onun beni öyle görmediğine eminim)ve zaten sonradan o da okuldan atıldı. Ben ise "hem çalışkan, hem sivri" öğrenci modeli olarak tüm hızımla kendim olmaya devam ettim. Kız arkadaşlarımın hepsinin aslında yakın olsalar da her dakika arkamdan bir şeyler yapacakları hissine kapılıyordum nedense.
Mütevazi olmak isterdim aslında bu konuda ama hayatım boyunca iyi bir insan olmak için elimden geleni yaptım ve öyle olduğuma da inanıyorum. Bu sıralar çok fazla gocunduğumdan olacaktır ki biraz arkadaşlarımı başkalarıyla irdelemek durumunda kalıyorum. Yaptıkları ve beğenmediğim davranışlarını önce başkasıyla konuşmak doğru mu bilmiyorum ama yüzlerine söylersem sonuçta bir şey değişmeyeceğini de biliyorum. Hem dedikodu değil yaptığım, sadece olaylar üzerinde konuşmak ve bunlarda o kişilerin hoşlanmayacağı hiçbir şeyi söylemiyorum. Az çok kendilerinin de tahmin edebileceği ve yaptıklarının farkında oldukları şeyler aslında konuştuklarım.
Neyse ki, üniversitede gerçekten bir sürü güzel arkadaşlıklar kurma fırsatım oldu. Lisedekinin tersine bana güven duygusunu verebilen insanlarla karşılaştım. Sevdiğin kadar seni seven, sevmese de saygı göstermesini öğrenmiş düzgün insanlar vardı karşımda. Sanırım şansım yaver gitti üniversiteye ilk girdiğim zamanlar ki, benim için çok değerli olduğuna o zaman da karar verdiğim, asıl arkadaşlarım olarak nitelendirdiğim kişiler hala benim yanımdalar.
Her zaman şu mantığı güdüyorum yaptıklarımda; "Sevdiğin kadar sevilirsin ve değer verdiğin kadar değer görürsün." Belki bu yüzden çok acı çektim. Gereksiz değer verdiğim insanlar oldu zamanında. Ama onlara verdiğim değer o ya da bu şekilde beni farklı anlarda buldu. Pişman olmadım mı? Elbette oldum. Neden böyle yaptığımı çoğu kez sorguladım. Kendimi, duygularımı, özümü, yolumun doğruluğunu... Oturup tabii teker teker "Neden?" demedim her biri için... Ama aslında düşünecek çok zamanı var insanın. Bilirsiniz; sessiz olduğumuz her dakika aklımızdan aslında bir şeyler geçiyordur. Şarkılar, sessizlik, okuduklarımız, gördüklerimiz, resimler, fotoğraflar, belki bir sakızın kabı bizi ne kadar derin düşüncelere doğru sürükler... Her an bir şeyler düşünürüz aslında. Ben de düşünürken kendimi irdeleme şansına erdim. Pişmanlıklarımla yüzleştim. Bir daha asla dediğim şeyin aslında bundan sonra ihtiyacım olan tek şey olduğunu fark ettim bazen. (Misal : Bir daha aşkı hayatımda asla islemediğimi söylüyordum. Sonra ruhumun ve benim aşka, bir insanın sevgiye ve şefkata, ne kadar ihtiyacı olduğunu fark ettim. Pişman değildim aşık olduğumdan, bitmiştiyse de yenisi olsun istedim.)
Şimdi pişman mıyım ben yaptıklarımdan? "Ne yaptım ben!?" diyorum yine kendi kendime bu aralar, sıkça... Oysa ne yaptım ki? Bu elimdeki ilk ve son hayatsa, sonrasından emin olmadığım şu fani dünyada mutlu olmak için bir adım atmaya kalktım sadece. Kaybedeceğimiz o kadar çok şey varken, neden mutluluğu elde etmek için bazı şeyleri kaybetmeyi göze almayalım? Sonunda belki asla erişemeyeceğimizi düşündüğümüz, dünyada var olduğundan ümidi kestiğimiz şeyler etrafımızı sarar diye neden ümit etmeyelim? Bu ümitlerle döküldü sözcükler ağzımdan... Daha doğrusu ağzımdan dökülürken korku yine geldi yüreğime. Sözcükler dolandı, düğüm oldu kemiksiz dilimde...
Sonra düğüm yer değiştirdi. Beynim düğüm düğüm oldu, kalbim boğuldu. Ardından sözcükler parmaklardan çıktı bu sefer. Sessizlik... Hala sessizlik...
İnsanı sessizlik pişman eder, perişan eder, halsiz bırakır, yorgun düşürür... Beklenen sözleri duyamayan kulağın iziyle kalbi sağırlaşır insanın...
Pişman mıyım? İstemiyorum pişman olmak!
Beklemek... Bekliyorum hala... Beklemek de pişmanlığa doğru ittiriyor beni ardımdan sessizce. Ya da kalbim sağırlaştığı için ben duymuyorum.
Aslında her şey o kadar açık ki, hem sağır, hem kör, hem de aptalım ben sanırım. Boşa yeşeren ümitleri baharın yine beni, çırılçıplak, kışa terk edecekler...


"Aldanma! Sonbaharın yerlere dökülmüş sarı yaprakları hep böyle değildirler,
Ağacı kışa çırılçıplak terk etmekten çok önceleri, aslında onlar da yeşildiler… "
(Güremek,N.H., "Diriliş", 14 Kasım 2007 Çarşamba, 01:04:34)

İyi ki edebiyat yapmayacağım dedim. Ama edebiyat sayılmaz bunlar, çünkü gerçekten hissettiklerimden başka hiçbir şey söylemedim ve rahatlamaya çalıştım... İşe yarayıp yaramayacağını ilerleyen zamanlarda göreceğim.
Sessizlikte bekliyorum...

23 Mart 2008 Pazar

İlk Yazı...

Son zamanlarda insanları anlamaya çalışmaktan yorulduğumu hissediyorum. Ya onlar çok anlaşılmaz haldeler ya da benim algılarımda bir bozukluk oluştu. Ne oldu ne bitti pek farkında değilim ama bildiğim tek şey varsa o da yorgunum, hem de çok...
Yeni bir gün daha başladı hayatta... Çalmak için, harcayıp bitirmek için zamanı aldırmadan hiçbir şeye, yepyeni bir güne başladık. Bu yayınladığım ilk blog olacak(daha önce denemelerimi yayınladığım yerler oldu ama blog biraz daha alışkanlık olsun istediğim bir şey, o yüzden bu bir başlangıç benim için). Aslında bugünümü anlatmak isterdim ama anlatacak pek bir şeyim yok. Bugün boş geçti, hiçbir şey öğrenmedim, bildiklerime yeni şeyler ekleyemedim... Boşa harcadığım onlarca, belki yüzlerce günden bir tanesiydi işte...
Neyse, çok dağılmadan girişte belirttiğim yorgunluğumu irdeleyeyim bari. Şu anda üniversite son sınıfta öğrenciyim. Birinci sınıfta yazdığım bir yazıyı anımsıyorum. Anlaşmanın karşılıklı bir şey olduğundan bahsetmiştim... Hemen alıntı yapmak istiyorum bu noktada. Şöyleydi kurduğum cümleler o yazıda :
"Demek istediğim şu ki anlaşılmak zor zanaat, anlatma yetisine ve anlama yetisine sahip en az iki insan lazım bunun için... Bunları bulma olasılığı nedir? Yaşanmışlıklar içinde böyle insanların var olduğunu görebilmiş kimse var mıdır ben bilmiyorum ama insan oğlu anlaşılmazdır... Genelleme yapmak çok doğru olmadı sanırım o zaman şöyle düzeltelim; kişiliği olan her insan, gerçekten insan olan her insan anlaşılmamaya biraz mahkumdur?"
Evet, yaşanmışlıklar içerisinde, bu 4 senede, ne kendisini tam olarak anlatabileni ne de birisini kusursuzca anlayabilen bir insanı tanımış değilim. Kendim de anlama kısmında özellikle çok zorluk çekiyorum. Anlatma kısmına hiç girmesem daha doğru... Kelimeler yazarken parmaklardan çıktığı kadar kolay çıkmıyor insanın ağzından. Kafanda toparladığın cümleleri aktarabilmek, tam olarak düşündüğünü doğru bir şekilde yansıtabilmek ise ne yazılı ne de sözlü olarak yapılabilinmesi halinde mucize olarak dünyanın dört bir yanına yayılması gereken bir olayın mevcudiyetinin habercisidir, bir nevi.
İşte tüm olanlardan, tüm anlatılamayan ve saklı kalan, beyinden impuls iletim hızı kadar hızlı geçen o kelimeri ağızdan veya parmaklardan aynı hızla çıkarabilmenin imkansızlığından ötürü, zor bu hayat! Zor olduğu için de yorucu... Vücut yorulmasa da beyin o kadar yoruluyor ki...
Düşün, düşün, düşünn... Nereye kadar? O beyine yazık değil mi, sana yazık değil mi, düşünürken yüzlerce damlanın düştüğü gözlerine yazık değil mi? Keşke insanın elinde olsa, keşke istediğin kişiyi istediğin kadar anlayabilsen. Belki mümkün olabilir eğer o insan sana anlamak istediğin kadar şeyi anlatabilirse.
İmkansızlıklar içinde, yorgunluklara yenik düşmüş bir beyine sahip olarak günümü noktalandırıp uyumak istiyorum şimdi... Yarının daha anlaşılabilir, daha az yorucu, güzel bir Pazar günü olmasını, huzurun etrafımı olanca endamıyla sarmasını, kötülük ve de umutsuzlukların saldırılarına karşılık bir zırh gibi mutluluğun beni korumasını diliyorum, bugünden...
Biliyorum çok şey gibi gözüküyor ama olur ya bir kısmı tutar belki...

Özlediğim gözler gözlerime yabancılaşmış benden uzaklarda
Bana döndüğünde gülümser gördüğüm o dudaklar kurumuş umutsuz aklımda
Uykuya dalsam yine her şey eskisi gibi olsa,
Mevsim kışa varmışsa da yapraklar dökülmemiş, güller solmamış olsa...
Bir yandan sen sarsan bedeni usulca,
Bir yandan ben sana sokulsam ve aşk kanımı ısıtsa,
Üşüyen fikrime çare gerçekten beni arasa da bugün bulsa..?