6 Temmuz 2008 Pazar

Just Breathe...

İşte yeniden bir tatil daha başladı. Bütün sene nasıl oldu, nasıl olacak, ne yapsak da çabuk geçirsek dediğimiz okul bitti ve dört gözle beklenmesi gereken ama birkaç aydır yaşanan yoğun tempodan ötürü yaklaştığının bile farkına varamadığımız yaz tatili geldi! Eh, çok değil 4 sene önce nasıl biter bu üniversite demiyor muyduk? O da bitti işte. Ne tuhaftır ki onun bittiğini bile tam olarak idrak edemediğimi hissediyorum.

Neler yapsak, bundan sonra bizi neler bekliyor acaba? Bunları bile düşünecek vakit bulamadık o vakit bolluğunun içerisinde. Farkında değiliz henüz o çok dolu geçiyor sandığımız günler mumla arayacağımız kadar güzel ve rahat günlerdi aslında. Bir daha yaşanması çok güç, sadece birer hatıra olmaya mahkum günler. Senenin başından vizelere, vizeler bittikten sonra finallere kadar rahat rahat geçen, olur olmadık şeylerle kafamızı meşgul ederek kendi huzurumuzu kaçırdığımız günler... Bundan sonra da hep kendi abartılarımız olsa keşke tüm derdimiz diyor ister istemez insan.

İnsanlar çok seneler önce bıraktı faydalı olmak için çalışmayı. Yetmiyordu çünkü yaşamaya verdiği emeğin karşılığı olarak verilenler. Ne zaman ki tüm dert iyi yaşam koşullarını hayatımızda idame ettirmek oldu, o zaman gerçekte yapmak istediklerimizi yapmaz, kendi hayatımızı kendimize zindan eder olduk. Başkalarının düşüncelerini benimseyip, kendi doğru yolumuz yerine başkalarının rahat ettiğini gözlemlediğimiz hazır yollardan gitmeye karar verdik. Bilindik bir rotayı izlemek daha temiz geldi. Kısa yol sansak da hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar uzun bir yola başladık. Gerçekten yapmak istediğini yapmadığın sürece, yaptığın o işin bir dakikası bir ömür gibi gelir ya insana, işte biz de böyle bir yola girdik. Bunları düşünmedik, hala da düşünecek lüksümüz yok. Meşgulüz; hayatımıza o yüksek standardı koymak, rahat etmek, sevdiklerimize ve kendimize güzel bir gelecek hazırlamak şimdiden derdimiz olmuş. Ne yapsak bilemiyoruz. İstediğimizi yapmak ancak bir rüya... Yapabilinecek ise tek şey var belki de. O da; bu yol içerisinde belki biraz daha karakterimize uygun, bizi daha az yoracak bir yöne sapmak. Belki biraz patikalarda dolaşıp ayaklarımızı kanatmak dallara basarak; ama en azından kendi istediğimize biraz daha yakın olabilmek...

Nereden girdim bu konuya değil mi? Tatilden falan bahsediyordum oysaki. Ama olay da bundan ibaret aslında. Ne kadar istesem de tatil moduna giremiyorum. Kafamın içinde bahsettiğim patikalarda dolaşan bir ben var. Şüpheli gelecekten. İçi rahat değil. İstediğini yapmakla, mecbur olduğunu yapmak arasında kalmış bir ben. Hepimizde var büyük bir ihtimalle bu. Genç bir insan hayata atılırken bunları kafasında mutlaka tartmalı ne de olsa. Ya da belki fazla irdelemek doğru değildir. Ne de olsa hayat hangi yöne saparsan sap, bildiğini okumaya devam eder.

Hayat öyle böyle akıyor dediğim gibi. O zaman tatili ziyan etmemek lazım. Bu düşünceler elbet bir gün gerçek olacak. Kafamızda dolaştığımız patikalarda yürüyor bulacağız bir gün kendimizi. Bilmiyorum ne kadar süremiz var keyfini çıkartabileceğimiz, dertlere dert eklemekte de genç insanların üzerine yok. Suç aslında bizim de değil ya, yeni yeni öğreniyoruz hayatı. Boş zamanlarda düşünüp küçük dertleri üst üste koyup dertten dağlar yaratmaya bayılıyoruz. Evet evet, mezun olduk. Yarın öbür gün gibi gelecek emekli olduğumuz gün de. Saçlar ak, yüzde kırışıklar, belki torunlarla, belki tek başımıza ama illa ki gelecek... Belki de hiçbiri gelmeyecek. En kötüsünü de düşünmeden edemiyorum. İşte tam da bu yüzden, bu yaz, bu an ve bu yeni başlangıçlara bizi yöneltecek sonun tadını çıkartmak lazım. Hayat şakaya ve durup da düşünmeye fırsat vermeyecek kadar hızlı geçtiğinden bu andan başka bir zamandan bize hayır yok...


Herkes kendisine iyi baksın :)

N.H.G

1 Temmuz 2008 Salı

Hear My Prayer

Genç kız az çok biliyordu olacakları. Tahmin edebiliyordu sonuçlarını kalkıştığı işin. Korku had safhadaydı ve içindeki huzursuzluğa huzursuzluk katıyordu. Ama ümitler vardı, değişik düşünceler, ona heves aşılayan başkalarının ve en önemlisi değer verdiği insanlara ait düşünceler. Kalbinin sesi de onların yanındaydı. İstiyordu değer verdiği şeye bağlanmayı delicesine. Ama aklında ve kalbinin bir diğer kısmında, sahip olduğu şeyi kaybetmek onun en büyük korkusu olarak konuşlanmıştı. Ne oldu, ne bitti, o anda ne düşündü ve kader neden böyle olmasını istediyse, birden kendini konuşur buldu... Konuşmak da değil ki, geveliyordu. Söylediklerini söylemek isteyip istemediğinden emin olamadığı için o cümleler kolay kolay çıkmıyordu ağızdan. Dil kendini tutmak istiyor bir yandan da başladığı işi en azından düzgün olarak tamamlamak isteyen aklın önüne geçemeyerek bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ne kadar anlatabildi genç kız kendisini? Ne kadar anlaşılabildi? Bir zerre olsun rahatlamadığını anladığında ise çok geçti artık her şey geri alınamayacak kadar açıklıkla söylenmişti. Zamanı bir ucundan tutup geriye çekmek gerekse bir an bile düşünmeden her şeyin başına geri dönmek isteyecek kadar saçma buldu yaptığı işi. Kendisini doğru şeyi yaptığına inanmak için çok kandırmaya çalıştı. Tesellisini yine kendi içinde aradı. Zaten onu her koşulda teselli edebilecek olan, bu konuşmadan sonra artık ona teselli vermek istemezdi. Bunu da düşünememişti. Aslında düşündüyse bile kader kendi bildiği yolu izlediğinden her şey olup bitivermişti. Çok geceler ağladı kız, çok geceler düşünüp kendisini avuttu. Çok kereler kendi kendine aldığı riskin düşündüğü gibi gerçekleşse sonucuna değecek bir şey olduğunu tekrarladı. Kimi zaman da risk kelimesini bir daha kullanmamaya yemin edecek kadar usandı kendi teselli cümlelerinden. Kaldırıp başını gökyüzüne baktığında, bomboş, bir adet bile bulut olmayan masmavi gökyüzünde kendi içindeki boşluğun yansımasını buldu. Hayatını birazcık dolu ve güzel kılan ne varsa, artık elinde değildi. Belki tamamen gitmemişti ama gözünü her kapatıp açışında ve sonrasında ona baktığında hep bir öncekinden daha uzakta olduğunu fark etti. Oysa ki geçen günlerin aradaki mesafeyi azaltacağını ümit etmişti kız. Her şeyde olduğu gibi bunda da yanılmıştı. Ondan giden her parçanın, kendi içinden bir parçayı beraberinde götürdüğünü, içi acıyarak fark etti. Her şey eskisi gibi olsun diye hep ama hep dualar etti. İnancını kaybetmesine çok az kaldığını hissettiğinde yine kendi tesellileri onu korudu. Kalbi bunu ona yaptırmış olduğu için mutlu olacağını sanmıştı ya, çok ama çok yanılmıştı. Şimdi en çok kalbi hastaydı çünkü. En çok acıyı onunla birlikte kalbi çekti.

İşte bir süre geçince genç kız her şey için çok geç kaldığını yeniden fark etti. Artık sevilmediğini, asla eskisi gibi sevilemeyeceğini tam olarak kavradı. Acısı durgunlaşmışken, tekrar arttı. Sonra yapabileceği her şeyin, onunla normalde paylaştıkça ikisinin de mutlu olacağı her şeyin, artık onu ilgilendirmediğini fark etti. Belki bilerek yapmıyordu o ama kız görüyordu, seziyordu. Onu en azından bunu anlayacak kadar tanıdığını biliyordu. Belki de en baştan her şey tamamen laftaydı. Kim isterdi ki onlarca kademeyi atladıktan sonra seneler önceki haline geri dönsün her şey? Senelerin getirdikleri bir anda siliniversin ve gözüken samimiyetler sadece "öyle gibi" gözüksün ve de yüzeysel şeyler olsun... Kim kabul ederdi ki bunu? Ama kız isyan etse de önemi yoktu artık... Nedensiz gelse de başkalarına kalbinin acısı ancak göz yaşlarıyla biraz azalabilirdi. Aşk acısı falan değildi hissettiği, aşık olmamıştı da zaten ama o sevgi, her şeyden üstte tuttuğu, ruhuna kaynamış o sevgiyi kanatarak çıkartmaya uğraşıyordu şimdi kendisi yüzünden. Nasıl katlanılırdı buna? Bilmiyordu genç kız ne yapması gerektiğini... Gecenin karanlığıyla düşüncelerinin kararmasını bekliyordu. Teselli artık yoktu, gerçekleri kavramak için geç bile kalmıştı... Kaybı, ruhunun ve kalbinin içindeki kayıp, kimsenin anlamayacağı bir şeydi. Kendisi de anlatamazdı bunu sözcüklerle. Pes etti... Her şeyin olacağına varacağını biliyordu ama yatağına uzanıp, sessizce, zamanın geri alınmış gibi her şeyin o sözcükler söylenmeden nasılsa yine öyle olması için; dua etti...
N.H.G.