Milyonlarca kabuğu aralayarak, sonunda o küçük, beyaz, sevimli ve bir o kadar da kibar ve narin duran inci tanesine ulaşmak gibidir gerçek dostu bulabilmek. O kadar çok midyeyle oynamışsınızdır ki, eliniz kayganlaşmıştır ve kayıp da elinizden düşmesin diye çabalarsınız kendinizce. Midyenin himayesinden kendi himayenize geçince de, onu koyacak yer bulamazsınız. Başınızın üstü mü olsa? Şöyle bir tacın üstünde güzel bir yere mi işlense? Ya da ne bileyim, devamlı gerdanınızda mı taşısanız? Parmağınıza takıp da her gördüğünüzde onu bulduğunuzdaki sevinci tekrar tekrar mı yaşasanız? O kadar değerlidir ki o sizin için ne yapacağınızı şaşırırsınız. İşte dostlar da böyledir. Kalbinizin en değerli yerine mi koysanız yoksa başınıza taç mı etseniz ki? Bir de gözünüzün önünden ayrılmasın istersiniz. Onun gibi bir insanın yanınızda olduğunu gördükçe bir kez daha sevinirsiniz böylece.
O kadar emek verip de bulduğunuz o inci ise olur ya bir gün tacınızdan düşerse, kalbiniz parçalanmaz mı? Elinizi yıkarken bir gün parmağınızdaki yüzüğe artık ilişmemiş olduğunu fark etseniz, içiniz acımaz mı? Yerine başka bir inci daha koymak ne kadar zordur bilirsiniz. Başka bir taş asla tutmayacaktır onun yerini. O taşları görünce sevinciniz, mutluluğunuz artmayacaktır incinin sizde artırdığı kadar... Ve ne acıdır ki, belki de hiç göremeyeceksinizdir onu bir daha...
İnsan inanmak istemez dostlukların bu kadar çabuk yok olabileceğine. Küçük şeylerin bu kadar kuvvetli bir bağa asla zarar vermeyeceğine kendini inandırır. Lâkin yanıldığını zamanla anlar. İnci gibi pat diye de yok olmazlar ya, işte fark budur. Gittiğini son anda fark etmezsiniz, yavaş yavaş acısını sindirmeye çalışarak ancak hiçbir şekilde sindirmeyi başaramayarak yaranıza tuz basarcasına onun sizden adım adım uzaklaştığına seyirci olursunuz. Telefonun çalmasını hiçbir zaman istemediğiniz kadar fazla istersiniz. Yeter ki arasın da saat önemli değil ki, 4 ya da 5, sabah ya da akşam veyahut en münasebetsiz bir an... O sesi duymak istersiniz. Bir ya da iki dakika, o yüzü yolda yanınızdan geçerken bile olsa görmek isteriniz; içinizdeki özlemi bastıramadıkça. Değerini katlayarak artıran içinizdeki dostluğun kopup gitmesine bir türlü razı olamazsınız. Fark edersiniz işte zamanla aslında küçük şeyler ne büyük sonuçlar doğuruyormuş. Ama bunu anlamak neye yarar ki yanınızda dostunuzun omzu yoksa yaslanacak?
İnsan inanmak istemez dostlukların bu kadar çabuk yok olabileceğine. Küçük şeylerin bu kadar kuvvetli bir bağa asla zarar vermeyeceğine kendini inandırır. Lâkin yanıldığını zamanla anlar. İnci gibi pat diye de yok olmazlar ya, işte fark budur. Gittiğini son anda fark etmezsiniz, yavaş yavaş acısını sindirmeye çalışarak ancak hiçbir şekilde sindirmeyi başaramayarak yaranıza tuz basarcasına onun sizden adım adım uzaklaştığına seyirci olursunuz. Telefonun çalmasını hiçbir zaman istemediğiniz kadar fazla istersiniz. Yeter ki arasın da saat önemli değil ki, 4 ya da 5, sabah ya da akşam veyahut en münasebetsiz bir an... O sesi duymak istersiniz. Bir ya da iki dakika, o yüzü yolda yanınızdan geçerken bile olsa görmek isteriniz; içinizdeki özlemi bastıramadıkça. Değerini katlayarak artıran içinizdeki dostluğun kopup gitmesine bir türlü razı olamazsınız. Fark edersiniz işte zamanla aslında küçük şeyler ne büyük sonuçlar doğuruyormuş. Ama bunu anlamak neye yarar ki yanınızda dostunuzun omzu yoksa yaslanacak?
Ölürken hani film şeridi gibi geçermiş ya insanın ömrü gözlerinin önünden. İşte öyle gözlerinizin önünden geçer birlikte geçirdiğiniz her an. Lanetlenmiş gibi aklınızdan bir dakika onu çıkaramazsınız. Belki çok eskilerde kalmış bir komik anı gelir aklınıza ve o anda sizi güldürmesi gerekirken tam tersine; hıçkırıklara boğar. Özlesen ne olur ki? O senden artık kilometrelerce uzakta gibidir. Elini uzattığında onun elini değil, havayı hissedersin karşılık olarak. Adını haykırırsın belki içinden ama o yüreğinin seninle bir olduğunu hissettiğin insan, artık duyabilir mi ki başka âlemlerden sesini? Bilir mi senin her dakikanda onun koyduğu mesafeyle içinde yeni bir yara açtığını? “Sen mutlu olursan ben üzülmem” diyebilen biriyken, şimdi bilir mi sana şu anda neler yaptığını? Fark etmese de o, ne kadar tükensen de sen, yine de onun değeri değişmez yüreğinde.
Dost budur işte. İnciden farklıdır. İnciden daha değerlidir ama belki de bu yüzden daha acımasız olabilir. Biri giderse diğeri gelir diyemezsin de ardından... Öyledir işte, yeri farklıdır. Kazındığı yerdeki yara kapanmaz ve başka bir şey yerleştiremezsin oraya. Kalbinin kullanılabilir hacminden çalar. Zehir de panzehir de kendisidir. Ancak onun geri dönüşüyle kalbindeki yarayı tamamen kapatabilirsin.
Dost budur işte. İnciden farklıdır. İnciden daha değerlidir ama belki de bu yüzden daha acımasız olabilir. Biri giderse diğeri gelir diyemezsin de ardından... Öyledir işte, yeri farklıdır. Kazındığı yerdeki yara kapanmaz ve başka bir şey yerleştiremezsin oraya. Kalbinin kullanılabilir hacminden çalar. Zehir de panzehir de kendisidir. Ancak onun geri dönüşüyle kalbindeki yarayı tamamen kapatabilirsin.
Yanındaysa zaten, dünyalar senindir. Dünyanın en huzurlu insanı sensindir. Elini atsan bir el, başını eğsen bir omuz, gözlerini diktiğinde sana sevgiyle bakan bir çift göz ve şirinlik yaptığında içten gülen bir yüz bulursun karşında. Kahkahanla o da güler, gözyaşında başını okşar... Tabii her şey karşılıklıdır. Sen de onun için aynı şeyleri yapmaya hazırsındır. Beklersin sabırla dinsin o “küçük şeylerin izleri”. Her şey eskisi gibi olsun... Dostun gidişini izlemek kolay mı sanırsın?
Her gün biraz daha özlersin, her gün biraz daha fazla seversin... Ve yine her gün, biraz daha fazla beklersin; her şeyin eskisi gibi olmasını... Gerçek dostlukların rüya olduğunu düşünmek, böyle bir kâbusun da uyanışla karşına çıkan gerçek olduğuna inanmayı ise; her gün kendine bin kez lanet edip reddedersin...
Pişman olmak istemedim ya ben.
Pişmanım...
N.H.G
Pişman olmak istemedim ya ben.
Pişmanım...
N.H.G
