4 Mayıs 2008 Pazar

Boredom

Sıkıntıdan "Ne yapsam acaba?" diye düşünmek bu aralar en büyük eğlencem haline gelmiş durumda. Öyle ki yaratıcılığımın nasıl yerin dibine vurduğunu da bu şekilde pek bir güzel anlamış bulunuyorum. Aklıma hep aynı şeyler geliyor, hepsini de yapmaya üşenerek erteliyorum. Sonra kendimi yine düşünürken buluyorum. Ondan sonra yine aynı şeyler aklıma geilyor. Üşeniyorum... diye gider bu şekilde sanırım sonsuza kadar.

Bir aydır Beşiktaş'a gideceğim. Almam gereken bir şeyler var. Ama nedense yanımda hep bir kurban arama huyum var. Tek başıma gezmeyi de severim aslında ama Beşiktaş'da taş çatlasın 3 saat kendi başıma gezebiliyorum. Neyime yetmiyorsa! Sanki dışarı çıktım mı 6'dan önce eve dönmemeliyim, 2'den daha geç de evden çıkmamalıyım takıntım var. Eh, minimal olarak süremiz 4 saat oluyor bu durumda. Ben de Beşiktaş'da malesef, işim de olsa, 4 saat gezemiyorum. *Tek başıma!* Hadi oradan Ortaköy'e geçsem, tek başına Ortaköy, Beşiktaş'dan iki kat daha sıkıcı! İşte gördüğünüz gibi ben tam bir bahane bombasıyım! Aklıma gelen her şeyi de bunun gibi bahaneler uydurarak, üşengeçliğimi tamamen ortaya sererek, yapmayı reddediyorum.

Evde oturmak tam bir işkence benim için. Yani aslında keyif yapmayı fazlasıyla seviyorum ama iki günden fazla olmaz! Bu açıdan yaklaşırsam iş hayatı bana iyi gelecek gibi duruyor, yalnız uykusuzluk faktörünü göz ardı etmem koşuluyla. Uykudan nasıl vazgeçeceğimi inanın ben de bilmiyorum. Daha doğrusu belki uykudan vazgeçebilirim, çünkü geceleri erken yatmaktan nefret ediyorum! İkiden önce yatağa girdim mi, "Yine erken yattım ya!" diye kendi kendime sinir oluyorum. Tuhaftır ki, ikide yatıp altıda kalktığımda, on ikide yatıp sekizde kalktığım zamankinden de daha iyi hissediyorum kendimi. *Derslerden sonra araba kullanırken acısını çekiyorum gerçi! Aklım bulanık olmuyor ama gözlerim fena yanıyor!*

Öf, size neyse bunlardan abuk sabuk konulara girdim yine. İşte bu da bir can sıkıntısı örneğidir. İbret-i âlem olsun diye midir bu amaçsız yazıyı yazmam, onu da pek bilemedim. Belki de klavyeyle yazı yazmaktan mutlu olduğum için en azından vakit geçiyor diye sizlere de bu işkenceyi yapıyor olabilirim. Bencilliğimden ötürü de özür dilerim! :)

Bir de, hep iç karartıcı şeyler yazdığımı fark ettim. E tabii, ruh halim nasılsa ona göre yazıyorum ama inanın ki şu anda da içim pek aydınlık değil. Kafam hala bir sürü ıvır zıvırla meşgul. Burada saçmalıyorsam; bu da bir neden olarak gösterilebilir. Beynimin biraz mola vermeye ihtiyacı var!

Ah, bu işkenceye bir son vereceğim merak etmeyin. Ama değinmek istediğim bir konu daha var! O da; "Baharın Gelişi". Biliyorum, mevsimsel olarak çoktan geldi amma ve lâkin Mayıs benim için asıl "Bahar"dır. 1 Mayıs İşçi Bayramı diye çok lanse edilse de, Bahar Bayramı'dır aynı zamanda da! Zaten değil midir ki üniversitelerin bahar şenlikleri de hep Mayıs ayında yapılsın. En sevdiğim iki ay şimdi önümde. Mayıs ve Haziran. Ne sıcaktan ölürüz, ne de yağmurdan şikayet ederiz artık. Yağan yağmur güzel gelir insana. Mesela bugün yağan yağmur tek kelimeyle muhteşemdi. Evin bahçesi yemyeşil olmuş durumda. Camdan görünen kısımdaki iki çam ağacımız bu sene iki karış daha uzadılar. Koyulu açıklı yeşillere bakarken, karanlık hava ve yağmur tanelerinin bahçe masasına, toprağa ve taşlara vuruşunu izlemek bana inanılmaz keyif verdi. Bir yandan da çayımı yudumluyordum ki, bu da keyfimi katmerleyen bir başka unsurdur :) Yeni banyo yapmamış olsam, kesin dışarıya 5 dakika da olsa çıkardım. Lisede yağmur yağınca çıkar ıslanırdık bir yandan dans ederek. "Sabrina" adlı diziyi hatırlarsınız, orada böyle omuzlara kollarını atar ve bir dans yaparlardı. İşte biz de yağmurda öyle dans ederdik arkadaşlarımla. Özlemediğimi düşündüğüm yıllar da olsa onlar, bazen işte insanın içini buruyor ve gerçekte özlediğim çok güzel günlerimin de geçtiğini hatırlatıyor bana.

Anladığım bir şey var ki 20 senelik, kimine göre kısa olan bu zaman zarfında, ne şanslı olabildim bu dünyada, ne de şanssız. Ortada bir yerlerdeyim işte. Bazı şeylerin en güzeline, bazı şeylerin ise hep kötüsüne sahip oldum bu zamana kadar. Arkadaşlar açısından ise şansım hiç gülmedi galiba yüzüme. Ne çok insan sevdim. Ne çok değer verdim hepsine. Liseden ne kaldı şimdi elimde? Ya da öncelerden kim var ki yanımda? Şimdi içimde bir korku hakim üniversitenin sonlarına yaklaşırken. O korku ki bana soruyor; "Ya üniversite de öyle olursa?", diye. Evet, şimdiye kadar hiç tatmamış olduğum kadar tatlıydı geçen zamanlar. Ama ya yine aynısı olursa? Yenisi mi gelir, yoksa bundan önceki yazımdaki irdelediğim dostluk gibi midir bu defa sahip olunan şey? Misal; yerlerine yenisi koyulmayanlardan...

Aman ya, neşeli başladım sonunda yine dertlendim. Ama zamanı öyle böyle geçirdim işte!
Beş dakika sonra yine düşünüyor olacağım; "Ne yapsam acaba?" diye. Yaratıcılığımın bu sefer daha iyi olmasını diliyorum. Ya da şöyle diyelim; üşengeçliğimi bir kenara atabilmeyi diliyorum!

Çok güzel bir bahar, çok güzel bir yaz, çok güzel bir ömür geçmesi de bu yazıdaki son dileğim :)
Kendinize iyi bakın!


P.S: Özledim. Çok Fazla. Bu kadar...

N.H.G.

Hiç yorum yok: